CevvalKoala

RSSmail

Hakk-ı Telif

Sizden bir bardak su isteyenden para alır mısınız? Suyun karşılığını bekler misiniz belki bir hayır duası dışında? Ya da genelleştirelim soruyu: bazı şeylerin karşılığında maddi bir çıkar beklenmeyeceği fikrine yabancı mısınız?

Bunlara hayır diyebiliyorsanız yapılması gereken maddi karşılığı olan şeylerle karşılıksız verilenlerin arasına bir çizgi çizmektir. Bir bardak su parasız verilir; yol parasız gösterilir; ayaküstü iki çift laf parasız edilir. Buna karşın, misal, gazoz isteyene parasız verilmez; mesleki uzmanlık gerektiren yol sormalar, örneğin avukata danışmalar parasız cevaplanmaz; iki satır yazı bile parasız dağıtılmaz.

Maddi karşılık beklentisini doğuran nedir bu örneklere baktığımızda? Musluk suyunun ciddi bir maliyeti yokken gazozun şişesi x liradır, fiyatı bellidir. Bu yüzden biri hayrına verilir diğeri verilmez. Kızılay’dan Bahçeli’ye giden yolu herkes gösterebilir ama bir izale-i şuu davasının teknik detaylarına herkes hâkim olamaz. Bunun için galiba avukat yazıhanelerinde “danışma ücretlidir” yazan kartonlar çerçevelenip duvara asılırlar. Otobüs beklerken havadan sudan konuşmak kolaydır da; makale yazmanın, şiir söylemenin bir külfeti vardır ki bunlara karşılık istenir herhalde.

Gerçekten de öyle mi acaba?

Kitap, makale, şiir neden yazılır? Film neden çekilir? Beste neden yapılır? Resim neden çizilir? Ortaokulda kompozisyon yazarken haberdar olmuştuk “sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?” tartışmasından. Servet-i Fünun’cular sanat sanat içindir derken Milli Edebiyatçılar’a göre sanat toplum içindi. Bütün dualizmler gibi üçüncü, dördüncü alternatifleri insan tahayyülünün dışına çıkarması nedeniyle sakat olduğunu bugün idrak etsem de bu soru başka bir noktaya tuttuğu ışıkla değerliydi. Sanat ne için yapılır sorusuna çok değil bir asır evvel insanların başlıca iki yanıt verebildiğini gösteriyordu. Ve telif hakkı da bu yanıtlardan biri değildi.

Bugünse neden sanat yapıyorsunuz suali üzerinde bir tartışma dönmesine izin verilmiyor. Sanatın sebepsizce bile olsa yapılması gereken birşey olduğu, hatta kutsîliği bütün dimağlara kabul ettirilmiş artık. Galiba sanat sanat içindir diyenler kazanmışlar münazarayı bir ara. Ama zaten teorik tartışma günümüzle ilgisini de yitirmiş. Pratikte verilebilecek yanıtlar üzerinden düşünmek gerek o yüzden de. Peki o zaman soralım acaba ne için sanat yapılır bugünlerde? Para için mi? Para için mi düşünülür? Sorduğunuzda hemen hiçkimse “ben bu güfteyi para için yazdım” demez. “Aşkım o denli yoğundu ki kendiliğinden döküldü” derler. Kimse –söz konusu olan ders kitabı gibi belirli ve dar kapsamlı bir kitap değilse– “ben bu kitabı para için yazdım” demez. “Felan konudaki gerçekler ortaya çıksın; haklı fikirlerim duyulsun, yayılsın diye yazdım” derler. O zaman neden var telif hakkı denen kavram? Kitap yazanın bu işi yapmaktaki maksadı 3-5 para kazanmak mıdır, yoksa düşüncelerine taraftar bulmak, toplumu kendi doğrularına ikna etmek mi? Film çekenin istediği kendini ispat etmek, perspektifini görüntülerle ortaya koymak mıdır, yoksa parayı bulup malikâne satın almak mı? Ressamın amacı hissettiklerini tuvale dökmek midir, yoksa çizdiği resimleri Mustafa Kemal ya da Benjamin Franklin portreleriyle takas etmek mi?

Delikanlı gibi ortaya çıkıp “ben bunu parası için yapıyorum” diyenlere serzenişte bulunmak olmaz. Zaten onlar da sanatkâr değil zanaatkârdırlar. Sunduklarına ulaşmak istiyorsak bedelini ödememiz gerekir. Ama hem üst paragrafta örneklediğim kulağa daha asil gelen güdülerle, âmillerle sanatını-düşününü yaptığını iddia edip hem de telif hakkı almak sanatkâra atfedilen saygıyı hakeder mi? İki âmil, yani maddi ve manevi sebepler, birbiriyle çelişir çünkü. Okunmak, duyulmak isteyen kimsenin bunu kolaylaştırmak için mümkün olduğunca ulaşılabilir olmaya çalışması beklenmez mi? Ulaşılabilirlik de kitabın fiyatının düşük olmasıyla sağlanır. Düşük maliyetli kitapla, telif hakkı aynı kişi tarafından talep edilebilecek olgular mıdır peki? Bir yandan Türkiye’de kimse kitap okumuyor diye ahkâm kesip diğer yandan da korsanla savaş kampanyasında fikir ve sanat eserleri üzerindeki haklarından bahs ile bayrak açmak bu çelişkili tavrın en göz önündeki örneğidir. Ne de olsa korsan, yazarın; bestekârın; ya da yönetmenin manevi tatminini sağlamada işini yasal düzlemde yürütenlere oranla daha başarılıdır. Maddi tatmini baltalasa bile. Kaldı ki düşününce sanatın ve fikrin maddi bir karşılığı olmasını düşünmek bile sakattır çünkü sanata ve fikre atfedilen kutsallığı kirletir maddiyat. Telif hakkının en yüksek volümlü taraftarları bir yandan sanatı değeri sorgulanamaz bir seviyeye yüceltirken diğer yandan da ücretini istemektedirler. Sanatın, fikrin gelişiminin ya da kadüklüğünün sorumluluğunu da müşterinin vicdanına yüklerler “siz korsan alırsanız sanat felan yapılmaz buralarda, ona göre haa” tehditleriyle. Kimse de sormaz “Dede Efendi, Cahit Sıtkı, Ömer Hayyam, Voltaire ya da Münir Nurettin nasıl üretebilmişler eserlerini, yorumlarını kimse bandrollü cd satın almazken?” diye. Aslında sanat ego tatmini için yapılan bir fiildir. O yüzden biz korsan da alsak, orjinal de, sanatçı buna aldırmadan sanatını yapmaya devam eder. Kendisi için yapar bunu, bizim için değil. Ayrıca hem ego tatminini alıp üstüne de maddi çıkar beklemek aynı ürüne iki kez ücret almak değil midir metalaştırmayı kabul etsek bile?

Maddi ve manevi tatminin beraber yürüyemeyeceğinin belki en ‘damar’ hikayesi Spinoza’nın kısa ömründe geçer. Fikirlerinden dolayı içinde bulunduğu toplumdan aforoz edilen Spinoza, felsefesini özel derslerle ve telif hakkı almadığı –ki o zaman öyle bir kavram olmadığı da malumdur– sağda solda dolaşan kitapçıklarla yaymıştır. Ünü kıtayı sardığında Heidelberg Üniversitesi’nin teklif ettiği kürsüyü de maddi imkânlar aşkına düşünsel bütünlüğünü ipotek altına alamayacağı gerekçesiyle reddeder. Çok değil dört sene sonra da geçimini sağlamak için imal ettiği optik lensleri yaparken çıkan cam tozlarının akciğer kanserine sebep olmasıyla 45 yaşında ölür. “Her asil şey nadir olduğu kadar zordur da” derken hayatını neye adadığının farkında olan Spinoza ile taleplerinin nasıl bir ikileme sırtını yasladığını dahi göremeyen telif hakkı avukatlarını karşılaştırmaksa adalet değildir.

Bir bardak sudan para alır mısınız demiştim ya yazının başında. Bugün –neyse ki hâlâ– sudan para istemeyen insanlarız. 100 yıl önce telif hakkı istemeyen insanlar olduğumuz gibi. Kapitalist sistem sosyali iktisadileştirme sürecinde her insan faaliyetine maddi bir boyut eklemeye azmettiği için telif hakkı icad edildi. Bugünden 20 yıl sonra su da parayla verilmeye başlanacak büyük ihtimalle. Hadi bu sürecin bize garip gelen insaniyet zaafını düşünmeyelim ama sırf ekonomik açıdan bile bu ota çöpe parasal değer yükleme faaliyetinin kapitalist küresel toplum piramidinin üst kesimlerinin alt tabakalar üzerindeki hâkimiyetini pekiştirme fonksiyonu yeterince korkutucudur.

Bugün telif hakkının asıl işlevi fikri metalaştırıp onu da ekonomik açıdan güçlü olanların tekeline almaktır. Böylece fikir kendisini üretenden de, üretilme sebebi olan hedef kitleden yani toplumdan da gerektiğinde soyutlanabilir ve sadece onu satın almış kimsenin arzuları doğrultusunda kullanılacak bir araç haline getirilebilir. Örneğin bu yazı için ben 3 kuruş telif hakkı aldığım andan itibaren yazı benim olmaktan çıkar, telif hakkını ödeyen ekonomik gücün bir malı haline gelir. Hatta telif hakkı bir katma değer üretim aracı olarak kullanılıp ekonomik çıkar sağlamanın bir yolu olur.

Fikir ve sanat eserini bize ulaştıran aracıların fikri hak propagandası üzerinden kârlılıklarını artırıp bizden çok değil, daha geçen yüzyılda varolmayan yeni maliyetler talep etmelerine karşı çıkmak hem fikir ve sanat eserini üretenin, hem de tüketenin görevidir. Hem maddi, hem manevi sebeplerle... 01.04.2010